Biri Bizi Kısırlaştırıyor!

“Sperm öldüren antikorlu mısırlarla dolu bir sera var” Nerede mi?…

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’in “Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin.” sözünün Amerikan küçük sosyo-politik elit tarafından tüm dünya insanlarının akıbetini değiştirebileceğinin hikâyesi. Engdahl titizlikle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar konusunu her yönüyle okuyucunun gözleri önüne seriyor. Kalıtımın değiştirilmesinin arkasındaki karanlık oyunlar bilim laboratuarlarından büyük şirketlerin yönetim kuruluna, hükümetteki kilit mevkilerden devlet başkanlarına dek uzanıyor. Günümüzdeki gelişmelerin arkasındaki nedenleri anlamak isteyen, dünya barışı ve sosyal adalete inanan herkesin okuması gereken uykudan uyandıran bir kitap.

Bilim+Gönül Yayınları tarafından, Nisan 2009’da Türkçe çevirisi yayımlanan F.William Engdahl’ın Ölüm Tohumları kitabından özellikle tüm dünyada artan kısırlığın sebebini bize anlatan bölümü sizlerle paylaşıyoruz…

“Boğazlarına tıkayın…”

Kısır tohumlardan kopan yaygara dünya basınındaki manşetlerden kaybolmaya başlayınca büyük tohum şirketleri, ABD Hükümetiyle birlikte GDO tohumları, dünya nüfusunun boğazına tıkamak için özellikle -üçüncü dünya ülkelerinde- gittikçe zorlayıcı taktikler uygulamaya başladılar. Genetik tohum şirketlerinin kullandığı “GDO Kurtuluş İncilini” yaymada ikna teknikleri arasında rüşvet, baskı ve GDO tohumların yasadışı yollardan bir bir ülkelere sokulması gibi yöntemler vardı.

2002’de ABD Devlet Bakanlığı tüm yardım kuruluşlarına uluslararası birer polis gibi hareket etmeleri için talimat verdi. Bir Hükümet kuruluşu olan USAID (Unidet States Agency îor International Development-ABD Uluslararası Yayılma Ajansı) onlara GDO ithalatına karşı koyan herhangi bir ülkeyi bildirmeleri talimatını verdi. Yerel hükümetlerin GDO karşıtı tavırlarının “ticari mi, yoksa siyasi mi” olduğuna karar vermek için belge toplamaları tembih edildi. Eğer GDO karşıtlığı! nedeni ticariyse o zaman ABD Hükümeti Dünya Ticaret Örgütüne ya da Dünya Ticaret Örgütünün yardım alan ülkeye karşı yaptırımda bulunması tehdidine başvuruyordu ki, bu fakir ülkeler için genellikle ciddi bir tehlike arz ediyordu.

Monsanto, DuPont ve diğer ABD tohum devlerinin GDO tohumları yaymalarına yardımcı olmak için, ABD Devlet Bakanlığı ve ABD Tarım Bakanlığı genetiği değiştirilmiş ürün fazlalıklarını acil durum kıtlık yardımı olarak vermek üzere işbirliği yaptı. Bu uygulama uluslararası yardım kuruluşları tarafından kınanan bir uygulamaydı. Çünkü Monsanto arkadaşlarına yeni pazarlar açma sürecinde bir ülkenin yerel tarım ekonomisini yok ediyordu. Avrupa Birliği ABD hükümetinin bu “fazlalıkların yardım olarak kullanılması” uygulamasını resmi olarak kınadı. Washington kınamayı yok saydı.

2003′ün başlarında Hindistan hükümeti 1000 ton genetiği değiştirilmiş soya mısır karışımının ülkeye ithalini durdurdu. Bunun nedeni ise genetiği değiştirilmiş gıdaların insan sağlığına zararlı olabileceği ve bu gıdaların henüz yeterli derecede test edilmemiş olmasıydı. ABD gıda yardımı örgütleri, CARE ve Katolik Yardım Hizmetleri aracılığıyla yapılan ithalat bu nedenle onaylanmadı. USAID bu önemsiz gerçeği yok saydı ve baskı yaptı.

Uluslararası yardım kuruluşlarının uzun suredir yaptığı uygulama gıda tedarikini serbest piyasadan ve eğer mümkünse yardımı alacak olan ülkeden ya da komşu ülkelerden sağlamaktı. USAID, ABD merkezli bu yardım kuruluşlarının yalnızca USAİD’in tedarik ettiği tahılları yardım olarak göndermesini hükmetti, yani ABD’nin genetiği değiştirilmiş tahıllarını. ABD yardım olarak kendi gıda fazlasının yardım olarak kullanılmasında ısrar eden tek bağışçı ülkeydi.

Ekim 2002′de Londra’daki Guardian gazetesi ABD Hükümetinin ciddi bir kuraklık durumunda Afrika’nın güneyindeki altı ülkeye 266 milyon dolar değerinde acil durum kıtlık yardımı vermeyi teklif ettiğini duyurdu. Ancak, her ne kadar piyasada geleneksel (genetiği değiştirilmemiş) mısır fazlası olsa da, bunu yalnızca ABD depolarındaki fazlalık GDO mısır ile yapacaklarını açıkladılar. Mısır Afrika’nın o bölgelerinde ana üründü. Zambia, Malavi ve Zimbabve sağlığa olası tüm zararlarını vurgulayarak GDO’lu mısır yardımını reddettiler. AB ve diğer gıda yardımı yapan ülkeler bu ülkelere serbest piyasada kendi gıdalarını almaları için doğrudan para yardımında bulunuyordu ki, bu böyle kıtlık durumlarında uluslararası alanda geleneksel uygulama buydu.Washington’un amacı başkaydı; GDO’lu tohumlan her yolu deneyerek olabildiğince çok ve hızlı bir şekilde yaygınlaştırmak.

USAID Yöneticisi, Andrew Natsios’a basın tarafından soru yöneltildiğinde geri adım attı: “aç insanlar tohum ekmezler. Tohumları yerler.”  GDO’lu tohumları alan çiftçiler elbette bu tohumları bir sonraki mahsul için de ekiyorlardı ancak ne tür bir tohum aldıklarından haberleri yoktu. Tohumlar herhangi bir GDO etiketiyle gönderilmemişti. Monsanto ya da DuPont ya da diğer tohum devleri bunu daha sonradan açıklıyorlardı. Birleşmiş Milletler, Güney Afrika, Kenya ve yakınlardaki ülkelerde açlık yardımı için 160.000 ton mısır gibi geleneksel (genetiği değiştirilmemiş) tahıl bulunduğunu iddia etti.

ABD Ulusal Tarım Kurulu Bilim Akademisi eski İdari Amiri ve agronomist Dr.Cahries Benbrook USAİD’in Zambia’ya ABD’nin GDO’lu mısırını kıtlık yardımı olarak kabul etmesi için yaptığı baskıya atıfta bulunarak şöyle dedi: “Zambia’ya verilecek geleneksel (genetiği değiştirilmemiş) tahıllarla ilgili bir kıtlık bulunmamaktadır. Zambia’nın zaruretini biyoteknoloji lehinde “siyasi hedeflere” ulaşmak için kullanmak hem ahlaksızlık hem de utanmazlıktır”

Washington’un egemenliğindeki iki kurum, IMF (Uluslar arası Para Fonu) ve Dünya Bankası, 2002′de, Malavi hükümetinden acil durum gıda stoklarını 2002’de ödemeleri gereken dış borçtan karşılığında satmalarını istedi. Bu durumda, ciddi bir kuraklık halinde Malavi halkı açlık sorunuyla karşı karşıya kalacaktı. USAID, ABD’nin 250.000 ton fazlalık GDO mısırını gönderdi. İngiltere Başbakanı Bilim Danışmanı Profesör Davıd King ABD’nin Afrika’ya GDO teknolojisini zorlamasını kınadı ve bunu “büyük çaplı bir insan deneyi” olarak değerlendirdi. İngiliz yardım kuruluşu, ActionAid (Yardım Hareketi). ABD’nin bu faaliyetini eleştirerek şunları söyledi: “Çiftçiler kısır bir döngü içine sıkışacak ve giderek patentli tohumlar için bir avuç dev küresel şirkete bağımlı hale gelecek.” Plân tam olarak da buydu.

George W. Bush Haziran 2003de Avrupa’daki G8 Zirvesinde kampanyayı desteklemek için oval ofisin tüm ağırlığını kullandı:”Avrupa’daki ortaklarımız yersiz ve bilim dışı korkular nedeniyle tüm yeni biyo-teknoloji mahsullerini engellediler. Bu, birçok Afrika ülkesinin biyo-teknolojiye yatırım yapmalarına engel oldu. Çünkü bu ürünlerin Avrupa pazarından dışlanacağından endişe ettiler.”"

Bush AB’den 1997de GDO’lara getirdiği yasağı kaldırması için ortamı kızıştırıyordu. Güney Afrika, dünyadaki en bereketli topraklardan birine, zengin su kaynaklarına ve elverişli bir iklime sahipti. Monsanto ve Cargıll gibi tarım işletmelerinin, endüstriyel şirket tarımı ve GDO’lu bitki üretimlerinin kullanılması olasılığı karşısında büyük ihtimalle ağızlan sulanıyor olmalıydı. Karşılarındaki tek engel birkaç on milyon fakir Afrikalı idi.

Ancak yeni bin yılın ilk aylarında GDO’lu tohumlarının teşviki için tek hedef Afrika değildi. Monsanto, DuPont, Syngenta ve diğer büyük genetik tohum şirketleri baskı, rüşvet ve diğer yasadışı taktikleri, Polonya’dan Endonezya’ya ve ötesine, tohumlarını yaymak için kullandılar. Monsanto, Endonezya’da üst düzey bir hükümet yetkilisine yeni genetiği değiştirilmiş mahsullerin denetimini kaldırması için 50.000 dolar rüşvet vermekten ötürü suçlandı. Mahkeme kayıtları rüşvetin ABD’deki Monsanto Merkezi’nde onaylandığını gösterdi. Monsanto daha sonra suçlu bulundu ve ceza ödedi.”

Monsanto ve diğer büyük tarım şirketleri Avrupa’nın en zengin topraklarından birine sahip olan Polonya’da yasadışı yollardan GDO’lu tohum ekiyorlardı. Monsanto, Brezilya’ya yasadışı yollarla büyük oranlarda GDO’lu soya sokmak ve ekmekle suçlandı. Hükümet en sonunda 2005′in başlarında, yayılmanın denetlenmesinin boşuna bir çaba olduğunu söyleyerek GDO yasağını kaldırdı. Gen Devrimi olası tüm yöntemleri kullanarak ilerlemesini sürdürüyordu.

Bizi Sessizce Öldürüyor, Hiç Olmadığı Kadar Sessiz…

Monsanto, Dow, DuPont ve onları destekleyen Washington Hükümeti’nin belirgin stratejisi GDO tohumları yeryüzünün her köşesine yaymaktı. Bunu yaparken de önceliği savunmasız, ağır borç yükü altındaki Afrika ve diğer gelişmekte olan ülkelere ya da Polonya ve Ukrayna gibi hükümet denetimlerinin az, yolsuzlukların yüksek olduğu ülkelere verdiler.

Bir kez ekildikten sonra tohumlar tüm bölgeye yayılacaktı. İleriki bir tarihte, küresel GDO tohum şirketleri, Dünya Ticaret Örgütü yaptırımlarıyla tehdit ederek gezegenin gelişen bölgelerindeki tohum tedarikine hâkim konumda olacaklar ve dilerlerse yaşamak için gerekli olan tohum tedarikini kesebileceklerdi. İstihbarat terminolojisinde böylesi bir kapasite “stratejik kırmızı güç” olarak bilinir. Olası bir düşman ya da rakip, kaynağı kontrol eden kişilerin siyasi isteklerine boyun eğmedikleri sürece stratejik bir kaynaktan mahrum bırakılabilir -enerji, ya da bu durumda gıda- ya da mahrum bırakılmakla tehdit edilebilir.

Çok Özel Bir Mısır

Peki, nasıl olur da bu durum ABD’deki Rockefeller Vakfı, Ford Vakfı ve diğer büyük oyuncuların uzun dönemli nüfus kontrolü stratejileriyle ilişkilendirilebilir? Yanıt kısa sürede ortaya çıkacaktır.

San Diego’da küçük bir biyo-teknoloji şirketi olan Epıcyte, Eylül 2001 ‘de yaptığı bir çalışmayla ilgili olarak bir basın toplantısı düzenledi. Şirket en son GDO mahsulünü yarattıklarını açıkladı -gebeliği engelleyen mısır. Gebelik bağışıklığı olarak bilinen bir durumu olan kadınlardan antikorlar aldılar ve bu kısırlaştırıcı antikorların üretilmesini düzenleyen genleri ayırdılar ve kalıtım mühendisliği yöntemlerini kullanarak mısır bitkisinin oluşmasını sağlayan mısır tohumlarına bu genleri iliştirdiler” “Sperm öldürücülü antikorlar üreten mısırlarla dolu bir seramız var” dedi, Epıcyte Başkanı Mitch hem de övünerek.”

Dünyadaki egemen basın tarafından pek üzerinde durulmayan bu çarpıcı açıklamanın ardından, Epicyte stratejik bir araştırma ortaklığı ile lisans anlaşması yaptı. Bu anlaşmayı ABD’deki üç büyük genetik şirket tarımcılığı tohum evinden biri olan Dow AgroScıences aracılığıyla Dow Kimyasallar ile yaptı. O zaman yaptıkları açıklamaya göre bu ortaklığın amacı Epıcyte’nin teknolojik devrimini Dow AgroScıences’ın “genetik mühendisliği mahsullerdeki gücü” ile birleştirmekti. Eptcyte’nin ürün adayı antikorları, mısıra dönüştürülüyordu. Epicyte ve Dow kuruluşları gen değişimli bitkilerde antikorların açılım, sabitlik ve birikimini etkileyen etmenleri araştıran dön yıllık bir programda anlaştılar. Epıcyte aynı zamanda Novartis Tarım Keşif Enstitüsü (Syngenta) ve Baftimoredan ReProtect LLC ile gebeliği engelleyen antikor temelli mikrobisitler geliştirmek için de işbirliği yaptı.”

6 Ekim 2002de CBS Haber kanalı. Kısır Tohum teknolojisinin geliştirilmesi için de canla başla çalışan ABD Tarım Bakanlığının, çeşitli mahsullerde ilaç ve ilaç bileşikleri yetiştirilmek üzere ülke çapında 32 deneme tarlasını parasal olarak desteklediğini açıkladı. ABD Hükümetinin tarla denemeleri, Epicyte’nin sperm Öldürücülü mısır teknolojisini de içeriyordu. Açıklanmayan şey ise ABD Tarım Bakanlığının ABD Savunma Bakanlığındaki bilim adamlarına deneme tarlalarındaki sonuçları iletiyor olması idi. Bunu Maryland’deki Edgevvood (Ecvud) Kimya ve Biyoloji Merkezi gibi sayısız biyolojik araştırma merkezleri aracılığıyla yapıyorlardı.”

Daha önceden, gebelik engelleyici antikorların üretimi, kobay faresi yumurtalık bakterisinin kullanıldığı ultra steril, özel fermantasyon koşulları için maliyeti 400 milyon dolara kadar çıkabilen pahalı tesisler gerektiriyordu. Epicyte özel GDO’lu sperm öldürücülü mısırı yetiştirmek için 40 hektarlık alanın yeterli olduğunu ve sperm öldürücü için gerekenin çok üzerinde antikor üretileceğinden bunun birkaç milyon dolara mal edilerek maliyeti % 90 düşüreceğini iddia etti.

Yaptıkları kısa kamuoyu açıklamasında Epicyte, dünyanın “aşırı nüfus artışı” sorununa bir çözüm olarak sundukları sperm öldürücülü mısırın 2006 ya da 2007′de ticari olarak piyasaya sunulacağını tahmin ettiBasın açıklamasından sonra insan spermini öldürecek sperm Öldürücülü mısır yaratmadaki Epicyte’nin çığır açıcı başarısı ite ilgili tartışma sona erdi. Epicyte Mayıs 2004′de Kuzey Carolina (Karolayna)’dan bir biyo-teknoloji şirketi olan Pittsboro tarafından satın alındı. Daha sonra, sperm öldürücülü mısırın geliştirilmesi hakkında basında daha fazla bir şey duyulmadı ve konu unutuldu.

Yenildiğinde erkeklerde spermi öldüren bir mısır türünün yaratacağı siyasi çalkantı nedeniyle araştırmaların gizlice devam ettiği yönünde söylentiler dolaştı. Meksikalı çiftçiler Oxaca (Ohaka)’daki Meksika mısır tohumu hazinesinin kalbine genetiği değiştirilmiş mısırların yetkisiz bir şekilde yayılmasına karşı zaten isyan halindeydiler.

Epicyte’nin sperm öldürücülü antikorlarını içeren mısırın -ki mısır Meksikalıların temel gıda maddesiydi- yaratacağı etkiyi düşünmek çok da zor değildi. “Sperm Öldürücülü bir Mısır kocanı alır mıydınız?” ya da “bir kap daha mısır gevreğine ne dersiniz, bayım? veya öldürücü bir Meksika pidesine (tortiya)?” Kellogg’s Mısır Gevreği Şirketi’nin yaratıcısı, John D. Rockefeller ile birlikte neredeyse bir asır önce aynı zamanda Amerikan Soy Arıtım Cemaati’ni de kurmuşlardı.

Kısır Tohumlardan Sperm Öldürücülü Mısır’a

Bush yönetiminin vergi muafiyetleri sayesinde vergilendirilmeyen ve çok zengin olan. ABD’deki güçlü seçkin çevrelerin stratejik bir öncelik olarak genetiği değiştirilmiş tohumları neden gıda zincirine katmak istedikleri gittikçe anlaşılıyordu. Seçkinler yalnızca Rockefeller, Ford Vakıf ve diğer ABD’li en zengin ailelerin büyük özel aile servetlerine bağlı kuruluşları içermiyordu. ABD Devlet Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD Tarım Bakanlığı ile Uluslararası para Fonu (IMF), Dünya Bankası’nm lider siyasi kadrosuyla beraber Birleşmiş Milletler (UN) kuruluşları olan Dünya Sağlık Örgütü ve Gıda ve Tarım Örgütü de bu seçkinler arasındaydı.

Tetanoz, Rockefeller ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Rockefeller Vakfı’ndaki arkadaşlar, dünyanın açlık sorununu GDO tohum ve mahsullerin dünya çapında yaygınlaştırılması yoluyla çözme konusunda çok ciddiydiler. Onların varsaydığı yöntem “talep eden tarafın” değil” tedarik eden tarafın” sorunlarını çözüyordu. İnsan üreme sistemi üzerinden nüfusu kısıtlamak istiyorlardı.

Bu niyet hakkında kuşkusu olanlar Rockefeller Vakfı’nn Birleşmiş Milletlerin Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte Meksika, Nikaragua, Filipinler ve diğer gelişmekte olan fakir ülkelerdi yaptıkları çalışmalara bakabilirler. Vakıf devrimsel tetanol aşısını geliştiren Dünya Sağlık Örgütü’nün “üreme sağlığı” programını sessizce finanse etti. Bu, Rockefeller Vakfındakilerin bir anda karar verdikleri bir şey değildi. Araştırma fonunun gerçekten neye hizmet ettiği konusunda bir şey bilmediklerini de iddia edemezlerdi. Vakıf genetiği değiştirilmiş mahsulleri de kapsayan biyo-teknoloji alanlarındaki araştırmalara para aktardığı sıralarda, Dünya Ticaret Örgütünün araştırmacılarıyla 1972′den beri yeni bir aşı geliştirmek için çalışmışlardı.

Küresel Aşı Enstitüsü raporlarına göre 1990′ların başlarından beri Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler de büyük aşı kampanyaları düzenlemişti. Bir Katolik örgüt olan Meksika Yaşam Komitesi (Comite Pro Vida de Mexico) Dünya Ticaret örgütünün programının ardındaki gerçek niyetten kuşkulandı ve çok sayıda aşı ampulünü test etmeye karar verdi. Test sonuçlarında ampullerin Koryonik Gonadotropin ya da hCG içerdiği ortaya çıktı. Paslı çivi yarası ya da toprakta bulunan belli bakterilere temas yoluyla oluşan kazıklı humma enfeksiyonuna karşı insanları korumak için tasarlanmış bir aşıda bulunması kuşku uyandıran bir maddeydi bu. Ayrıca tetanoz hastalığı da öyle çok yaygın değildi.

hCG’nin gebeliği sürdürmek için ihtiyaç duyulan doğal bir hormon oluşu da bir diğer kuşku nedeniydi. Ancak hCG, tetanoz toksoid taşıyıcısıyla birleştiğinde hCG’ye karşı antikor üretimini tetikliyordu ve böylece kadınlar gebe kalamıyordu; bu gizli bir düşük demekti. hCG hormonlu aşılara dair benzer raporlar Filipinler ve Nikaragua’dan da geldi”

Meksika Yaşam Komitesi Dünya Sağlık Örgütünün aşı programı ile diğer bazı kuşku uyandıran gerçekleri de onayladı. Tetanoz aşısı sadece 15-45 yaşları arasında gebe kalma yaşlarında olan kadınlara yapılmıştı. Dahası, her ne (tadar tek bir aşı bile en az on yıl yetse de, kadınların yeterli derecede hCG’ aldıklarından emin olmak için, birkaç ay aralıkla, üç ardışık aşı yapılmıştı. hCG’nin varlığı aşının açıkça “bozuk” olduğunu gösteriyordu. Tetanoz hCG aşısı yapılan hiçbir kadına aşının düşük yapmaya neden olan bir etken içerdiği söylenmemişti.

Dünya Sağlık Örgütünün bunu böyle istediği aşikârdı.

Meksika Yaşam Komitesi biraz daha derinleri eşeleyerek Rockefeller Vakfı’nın John D. Rockefeller lll’ün Nüfus Konseyi, Dünya Bankası. Birleşmiş Milletler Gelişim Programı ve Ford Vakfı ve diğerleri ile birlikte, hCG’yi tetanoz ve diğer aşıları kullanarak gebeliği engelleyici bir aşı geliştirmek için 20 yıldır Dünya Sağlık Örgütü ile birlikte çalıştığını ortaya çıkardı. Dünya Sağlık Örgütü araştırmasına parasal destek veren “diğerleri” arasında Tüm Hindistan Tıp Bilimleri Enstitüsü ve Helsinki Üniversitesi. Ohio Devlet Üniversitesi ile İsveç’te Uppsala Üniversitesi yer alıyordu.

Saygın tıp dergisi, Lancet, 11 Haziran 1988′de yayınladığı “Dünya Sağlık Örgütünün Doğum Kontrol Aşısının Klinik Bulguları” adlı bir makalede Meksika Yaşam Komitesi’nin bulgularını teyit etti. Peki, neden Tetanoz Toksoid ‘Taşıyıcısı”? İlgili bilim adamlarından G.P.Talwar’a göre, insan bedeni kendi doğal olarak oluşturduğu hCG hormonuna saldırmaz, hCG antikorlarını kullanan başarılı bir gebelik engelleyici ası geliştirebilmek için, hCG’nin istilacı bir düşman olduğuna dair bedenin inandırılması gerekir.

1993′ün ortalarında. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) varolan kısıtlı araştırma bütçesinden toplamda 365 milyon doları hüsnü tabiri ile “üreme sağlığı” olarak adlandırılan projeye aktardı. Proje kapsamında tetanoz aşılarına anti-hCO antikorları yerleştirmek de vardı. Dünya Sağlık Örgütü aşı yaptıkları kadınların neden anti-hCG antikorları ürettiğini açıklamadı.”

“Kürtaj Karşıtı ve Katolik” kaynaklardan geldiğini İleri sürerek Meksika Yaşam Komitesi’nin bulgularını reddettiler.

Kürtaj Karşıtı ve Katolik olmanın, bulgulara gölge düşüren önemli bir önyargı nedeni olduğunu ima ettiler. Eğer mesajı yalanlayamıyorsan o zaman hiç olmazsa mesajı iletenin güvenilirliğini zedele.

Filipinlerdeki kadınlar üzerinde kullanılan tetanoz aşılarından dört ampul daha Manila’daki St.Luke Lutheryan Tıp Merkezine gönderildikten ve yapılan testler hCG pozitif çıktıktan sonra Dünya Sağlık Örgütü’ndeki görevliler taktik değiştirdi. Dünya Sağlık Örgütü bu sefer. hCG’nin üretim aşamasından kaynaklandığını iddia etti.

Aşı Kanada’lı Connaught Laboratuvarı Ltd ve Avustralya CSL Laboratuarları tarafından üretilmişti. Dünyanın en büyük aşı üreticilerinden bir olan Connaught. Fransız Rhone Poulenc farmasötikleri gurubuna aitti. Connaught’un diğer araştırma projeleri arasında HIV (AİDS) virüsünün kalıtım mühendisliği yoluyla tasarlanmış türünün üretimi de bulunmaktaydı.

Nüfus azaltımı ve kalıtım mühendisliği ürünü mahsulleri aynı büyük stratejinin parçaları olduğu açıktı: dünya nüfusunun büyük oranlarda azaltılması. Aslında bu, “dünyanın açlık sorunun çözme” adı altında ileri sürülen. Pentagon’un biyolojik harp olarak adlandırdığı şeyin akıllıca bir biçimiydi.

Gizil GDO Gündemi Ortaya Çıkıyor

ABD ve İngiltere hükümetlerinin genetik olarak değiştirilmiş tohumları acımasızca tüm dünyaya yayma girişimleri aslında Rockefeller Vakfı’nın 1930′lardan beri onlarca yıldır süren Nazi soy arıtım araştırmalarına para aktardığı sır siyasetinin uygulanmasıydı: Yani Anglo-Sakson Beyaz seçkinlerin daha koyu renkteki soyların nüfuslarını toplu halde azaltması. Bu çevreler gördüler ki savaş, nüfus azatlımı için çok pahalıydı ve pek de etkili bir yol değildi. 1925′te İngiltere’den koyu ırkçı Winston ChurchiN, biyolojik harp olanaklarını destekleyen yorumlar yaptı ve “insanlar ve hayvanlar üzerinde bilinçli olarak kullanılabilecek salgın hastalıkları, mahsulleri yok edecek bakterileri, at ve sığırları öldürecek şarbonu sistemli bir şekilde üretebilen” bir hükümete ihtiyaç duyulduğunu yazdı. Sene 1925′di.

Konuyu ABD’deki üst rütbeli askeri çevrelerde tartışan. ABD Hava Kuvvetleri (USAF) Hava Doktrin, Araştırma ve Eğitim Koleji’nden Yarbay Robert P. Kadlec, 1990′da yazılan Geleceğin Savaş Alanı adlı kitapta genetiği değiştirilmiş mahsullerin biyolojik harpteki gücünü tartıştı. GDO temelli biyolojik silahlardan “düşük maliyetli kitle imha silahlan” olarak bahsetti. Şöyle diyordu Kadlec: “Diğer kitle imha silahlarıyla kıyaslandığında biyolojik silahları ucuzdur. Teknoloji Ofisinin yaptığı son bir değerlendirme raporu bir Biyolojik Harp cephaneliğinin maliyetinin 10 milyon dolara kadar düşebileceğini rapor etmiştir. Tek bir nükleer silahın geliştirilmesinin 200 milyon dolar olduğu göz önüne alınırsa bu çok düşük bir rakamdır.”

Kadlec sözlerine şöyle devam ediyor: “Biyolojik silahları bir salgın ya da doğa! olarak ortaya çıkan bir hastalık kisvesi altında kullanmak saldırgana, saldırısını inkâr etme fırsatını verir. Bu bağlamda biyolojik silahlar nükleer silahlardan daha fazla imkânlar sunmaktadır.”80

Biyolojik silahlar ve kalıtım mühendisliği araştırma projesi, Sunshine (Sanşayn-Güneşışığı)’nın raporuna göre “ABD, İngiltere, Rusya ve Almanya kalıtım mühendisliği yoluyla biyolojik harp etkenleri tasarlamış, yeni ölümcül türler üretmiştir. Kalıtım mühendisliği, klâsik biyolojik silah türlerini artırabilir. Bakteriler antibiyotik ya da aşılara dirençli hal getirilmekle kalmaz daha zehirli ve tespiti zor kılınabilir…”

1980’lerde Rockefeller Vakfı büyük kalıtım mühendisliği ürünü pirinç projesini başlattığında, Gen Devrimi’nin başında Pentagon sessizce biyo-teknoloji uygulamalarını başla ABD askeri araştırmacıları, Rus tehdidini ileri sürerek çok gizli araştırmalar ile yeni kalıtım mühendisliği tekniklerini kullanmaya başladılar. Araştırılan konular arasında genetik olarak tasarlanmış afyon benzeri bir madde de bulunuyordu. Bu maddenin az bir miktarı bile uyku, endişe, uysallık ya da geçici körlük yaratıyordu.

Özellikle Kısır Tohum vakasında GDO sperm öldürücülerde ve diğer Gen devrimi gelişmelerinde Bush Yönetimi, biyolojik silah geliştirilmesi üzerindeki yasakları kaldırdı ve aynı anda küresel ısınma ve C02 salınımları ile ilgili Kyoto Protokolünü kabul etmeyi reddetti. Biyolojik silah protokolü Washington’daki yeni yönetimin oy birliği ile reddettiği en önemli konuydu. Ancak basının büyük bir kesimi, kendine verilen görevi yaptı ve dikkatleri Bush’un Kyoto protokolünü reddetmesine çevirerek Yönetimin biyolojik ve zehir silahlarını yasaklama hakkında işbirliği yapmayı reddedişi konusunu yok saydı.

Bush’un Ocak 2001′de göreve gelir gelmez yaptığı ilk şeylerden biri yasal bağlayıcılığı bulunan Biyolojik ve Zehir Silahlan Protokolü’nü (BTWC) desteklemediğini ilan etmek oldu ve bu konuda yapılan uluslararası görüşmeler de durdu. Bunun nedenleri hakkında pek bir açıklama yapılmadı. İngiliz Tıp Demeğinin 2004 yılında yaptığı bir açıklama “genetik silahlar teknolojisindeki” gelişmelere atıfta bulunarak dünyada “yalnızca belirli etnik gurupları öldürebilecek ürkütücü biyolojik silahların yapılmasına birkaç yıl kaldığını” açıkladı.”

Pentagon ve Hükümetin özel biyolojik araştırmalarında yıllarca kişisel deneyime sahip olan Stanford Üniversitesi biyofizikçilerinden Profesör Steven Block “Şunu söylemek isteriz ki aklıselim hiç kimse bunları kullanmaz” diyor ve ekliyordu ‘Ancak, herkes aklıselim değil.”

Kaynak: Ölüm Tohumları/ F.William ENGDAHL/ Bilim+Gönül Yayınları Nisan 2009

 

Popularity: 4% [?]